27 Aralık 2009

MEHMET AKİF ERSOY'UN YANILGISI



yanılgısının sebebi
Mithat Cemal'in ona ithafen söylediği
"Yüz kahramana yetecek ahlak ve seciyesiyle
sıradan bir insan gibi yaşıyor!"
cümlesinde gizli sanki.
belki de onu büyük yapan
ender bulunan vasıflarından çok
kendini sıradan bir insan olarak görmesiydi.
yaşarken hizmetlerinin pek karşılıksız kalması ise ona
milleti için vazgeçilemez olan önemini
sanırım hiç hissettirmedi .

zira vasiyeti hükmündeki
şu dört mısralık şiirinde
şöyle diyordu:


"Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince

Günler şu heyulayı da er geç silecektir.

Rahmetle anılmak... Ebediyet budur amma,

Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir?"
evet, bu onun belkide tek yanılgısı idi.
zira şimdi,
aşığı olduğu ay yıldızlı bayrağın dalgalandığı her yerde
onu tanımayan bir kimse bile yoktur herhalde.

biz de vefatının 73. sene-i devriyesi münasebetiyle
kendisini rahmetle anıyor
aziz ruhuna fatihalar gönderiyoruz.

K®HAN
İSTİKLAL MARŞI

23 Aralık 2009

ÖZÜR

hem mum yakabilirim,
hem de karanlığa
küfredebilirim sanmıştım.


bundan bir önce yayınladığımız yazıya
bırakılan bir yorumu
burada cevaplamak istiyorum.
çünkü vereceğim cevap
yazdıklarıma ve yazdıklarımdan dolayı
şahsıma bir kıymet veren
herkesi ilgilendirebilir.
hatta değersiz bulanları da ilgilendirebilir lakin,
o konuda elimden birşey gelmez
zira hem kıymet vermeyip
hem de takip ettiklerini sanmıyorum.

evet,
önce dilerseniz
söz konusu yorumu buradan okuyabilirsiniz.
Adsız dedi ki...
Sayin Korhan Bey,
Birkac ay once...


eğer yanlış anlamadıysam bu yorum
elchattabib'i önceki yazılarıyla tanıyan,
hepsini okuyacak kadar seven,
son yazılarımızdan ötürü
-belki kendi fikirleri ile çeliştiği için-
üzüntü duyan bir kardeşimizden geliyor.
dini konulardaki fikirlerimize bir güven oluşmuş
hatta bir müşkilatı hakkında
bize sorular yöneltecekken
son yazılarımıza bakarak vazgeçmiş.
ve ayrıca kendisini Allah dostu olarak gören birinin
onun üzerindeki olumsuz etkisi yüzünden
olaylara dini, islami yönden bakmayı terketmiş.
gözünün açılmasına sebep olan kişi olarak nitelediği
ve bu yüzden kendisine minnet duyduğu
ve fikirlerine değer verdiği ve sıkı takip ettiği
keremdoksat.com isimli bir blog sahibi
doçent pisikolog bir dostu var.
ve bana mealen diyor ki;
"sen son yazılarında
sürekli aynı yazarları referans göstererek
yazılar yazıyorsun,
ama fikirlerini beğenerek ve dikkatle takip ettiğim
pisikolog profesör doktor kerem bey
tamamen farklı şeyler söylüyor.
bu makalelerden seçtiğim bir tanesi var
Psikiyatrlar Ergenekon Konusuna Neden Girmedi?
bunu okursanız belki olaya
değişik bir açıdan bakmış olursunuz."

kıymetli kardeşim,
öncelikle yazılarıma yapmış olduğunuz iltifatlar için
-her ne kadar geçmiş zaman kipinde olsalarda-
teşekkür ederim.
eğer yanlış anlamadıysam
ülkemizde son zamanlarda cereyan eden olaylara
aldığım açık tavrın göstergesi olan yazılarım yüzünden
benim diğer fikirlerime olan güveniniz
sarsılmış durumda.
sizi rahatsız eden yazıları yazarken
ve alıntıları yayınlarken,
bu ihtimali bilerek göze almama rağmen
şimdi açıklıkla ve üzülerek söyleyebilirim ki,
sizin ve belki de sizin gibi bir çoklarının
güvenlerini azaltan bu hatayı
ben bilerek yaptım.

yani ben,
mum yakmak yerine, kolay olanı;
karanlığa küfretmeyi seçtim.

ve belki de burada,
hem mum yakabilirim,
hem de karanlığa küfredebilirim sandım.

oysa
-bir kuran tefsirinden aldığım nasihatla-
biliyordum ki
bir elinizde sopa varsa
diğer elinizde tuttuğunuz aydınlığa
insanları çağıramazdınız.
öyle de olmuş ne yazık ki.

bizim de hoşnut olmadığımız bu durumdan ötürü
kurban bayramında yazdığımız yazıda
bu tarzda ki yazılardan vazgeçip
normale döneceğimizi yazmıştık.
ama olmadı.

sizin bu yorumunuz
alıp uygulayamadığımız kararımızı pekiştirmiş oldu.
teşekkür ederiz.
üstümüze pek de vazife olmayan bu dış daireden
en içteki en luzumlu daireye dönüyoruz inşallah.

evet, herkes vatanıyla, milletiyle, hükümetiyle alakadardır.
fakat gerçekten de bu alakadarlığın şekli,
geçici cereyanlara kapılıp, vatan millet ve devlet menfaatini
şahısların geçici siyasetlerine endekslemek,
veya başarıyı ve başarısızlığı
tamamen onlara maletmek veya öyle sanmak
veya öyleymiş gibi göstermeye çalışmak suretinde olursa
haksızlık etmiş oluruz ki bu büyük bir yanlıştır.
"Siz nasıl olursanız yöneticileriniz de öyle olurlar."
"amalleriniz yönetcilerinizdir, onlar sizlerin eseridir"
(Hadis-i şerif -Acluni, I, 146, II, 127)

ayrıca vatanseverlik, milletperverlik hissinden
ve o vazife dairesinden kişilere düşen hisse bir ise;
kendi kalb ve ruh dairesinde,
aklını ve duygularını terbiye ve idare noktasında
kendi ailesinde ve ebedi hayatını şekillendirecek
dini vecibeleri dairesinde asli ve hakiki vazifeleri vardır.
işte bunlar hizmet ve alâka ve meraka
belki yüzlerce kat daha layıktırlar.

hem madem insan düzelmez ise dünya düzelmeyecektir;
zamanını bu kadar ciddi ve lüzumlu ve ehemmiyetli
vazifelerle alakaya sarfetmek yerine,
o birtek lüzumsuz ve asli vazifelere göre pek ehemmiyetsiz olan
siyaset cereyanlarına sarfetmek, feda etmek
kesinlikle akıl işi değildir.

hem görüyoruz ki,
istemedikleri iyi ya da kötü
bazı gelişmelere karşı durmak isteyenleri
sokağa itmeye çalışan bir gizli el
ve onun yürüttüğü bir fitne hareketi var
öyle ise dün verdiğimiz tepki
bu gün ülkemiz aleyhine kullanılabilir
ve zaten açık amaçları
bu tepkiyi körüklemek değil midir?
“fitne zamanında
yürüyen koşandan,
duran yürüyenden,

oturan ayakta dikilenden,
yatan oturandan,

uyuyan yatandan
daha hayırlıdır.”

(Buhari, Fiten, 9; Müslim, Fiten, 10, 13;
Tirmizi, Fiten, 29; Ebu Davud, Fiten)

hadis-i şerifi gereğince
böyle zamanlarda
eylemsizlik en iyi eylemdir demek
ve öfkeyi terketmek
akıllıca olsa gerek.

bu hakikatlerden biraz olsun haberdar olmakla birlikte
bu yanlışın içerisine az ya da çok düşmüş olduğumuza göre
.....
aşkolsun bize :)

okumamı tavsiye ettiğiniz yazıyı ancak bir miktar okuyabildim.
bu görüşlerden ve olaya bu açıdan bakmaya ve baktırmaya
çaba sarfeden insanlardan haberdarım.
değil o yazıyı, sitenin tamamını okusam sanırım
o malum karanlık hakkındaki;
rakel dink'in eşini uğurlarken tanımını yaptığı
"bir bebekten bir katil yaratan karanlık"
hakkındaki
görüşlerimin değişeceğini sanmıyorum.

hem ben yayınladığım yazıları da yazarları da
düşüncelerime destek için referans almıyorum.
tespitleri hoşuma gittiği için sizlerle paylaşıyorum o kadar.
benim eğriyi doğruyu ayırt etmekteki tek dayanağım
olayları değerlendirirken ki mihenk taşım
çözümler üretirken ki ilham kaynağım
-becerebildiğim kadarıyla- Kuran'dır.
öyle de olsun ve kalsın istiyorum.
inşallah.

kerem bey yazısının bir yerinde
kendisini entellektüel olarak niteliyor.
ben entellektüel değilim.
mesela ben cevap olsun diye
kerem beyin o yazısına yorum yazsam
yayınlayacağından emin değilim.
zira bir kişinin yorumunu yayınlamamış
ve hakaret içeriyordu o yüzden yayınlamadım diyor
inşallah öyledir.

aslında bu konuda polemiğe girmenin luzumsuzluğuna
yukarıda yazdığım hakikatler ışık tutuyor.
özetle şunu söyleyebilirim;
eğer elinizde eğri ile doğruyu
yalan ile hakikati ayırt edebilecek bir ölçünüz yok ise
karar vermekte zorluklar yaşar
ve pek kolay kandırılabilirsiniz.
öyleyse kişinin en önemli ve en acil görevlerinden biri
o güvenilir ölçüyü, o mihenk taşını
kendi içinde oluşturmaya çalışmak değil midir?
yani kuranı okumak
ve peygamberimizin (s.a.v) izini sürerek
kuranı yaşamaya çalışmak...

ayrıca yorumunuzda,
kendine Allah dostuyum diyen
ve sizi hayal kırıklığına uğratan
bir kimseden bahsetmişsiniz.
konuyu tam olarak bilmiyorum lakin
dost ile düşmanı ayırt edebilecek
bir mihenk taşı bulmalısınız siz ilkin.

ve basit bir ölçüden bahsedeyim
birinin kendini Allah dostu, salâhat sahibi telakki etmesi
telafuz etmesi hatta az da olsa ima etmesi
yani
kendini Allah dostu olarak tanıması da tanıtması da
bir gurur alametidir ve
o meziyetin kendinde bulunmadığına delalet eder.

bakın alimler alimi bir zat talebelerine ne diyor;
müfsid: (fesad kökünden) fesatçı, ifsad eden, birşeyi bozan mahveden kimse.

evet, biliniz ki ayranımız her zaman böyle ekşi değildir :)
güvenini sarstığım herkesten
özür diliyorum.

K®HAN

27 Ekim 2009

BİRİNCİ DÜNYA BARIŞI


genel kurmay başkanı sayın ilker başbuğ,
barış elçisi olarak teslim olanlara
halkın gösterdiği ilgiyi kastederek
bu manzaradan rahatsız olduğunu söylemiş.
bununla da kalmamış,
bir kimsenin bu manzaradan rahatsızlık duymamasının
kabul edilemez olduğunu beyanetmiş.
sonra başbakanla telefonla görüşmüş,
başbakanda bu tür bir açıklama yapmış.

sizin rahatsız olduğunuz bu manzaradan
ben rahatsız değilim efendiler.
şimdi ne olacak?
beni dağa sürgün mü edeceksiniz.
bu manzaradan memnunum hatta.
buna ne diyeceksiniz?
diyeceğinizi demişsiniz aslında
ben gereğini merak ediyorum.

genç subaylar rahatsızdı
emekli paşalar rahatsızdı
siz de mi rahatsızsınız.

barış için iniyoruz diyorlar dağdan
dtp karşılama yapacağını söylüyor
iniyorlar ve halk karşılama yapıyor.
barış için,
sevniç içinde,
bayramlık elbiselerini giymiş
onbinlece insan toplanıyor.

bu insanlar uzaydan gelmediler sayın komutanım
kabul edilemez derken de
askerinize hitap etmiyorsunuz.
bu halkın sevinme özgürlüğü ne zamandır sizden soruluyor?
ve merak ediyorum bu olay sizi neden bu kadar üzüyor.

barış istiyoruz diyerek teslim olanlar
sevindirmeseydi bu halkı,
"sakın inmeyin dağdan
biz haklıyız kazanacağız
ölümüne devam edin" deseydiler,
"hak da bizim hukuk da
kimselere vermeyiz
feda olsun gençlerimiz" deseydik,
siz sevinecektiniz demek ki.
sizce kabul edilebilir tablo bu mudur?

nasıl olacak bu iş?
kan davasına dönüşmüş bu süreç,
bir taraf taviz vermese, acısını yutmasa
nasıl son bulacak?
kavgaya tutuşmuş iki tarafı görünce
barıştırmak için biz,
gider her iki tarafa da ayrı ayrı
"bırak bu davayı büyüklük sende kalsın" deriz
büyüklük hangi tarafa yakışır sizce?
ve bakalım kimde kalacak.

ha eveet
siz savaşarak tam sağlıyordunuz ki barışı
dağdan indiler değil mi?
tüh.
25 yılın sonunda
tam da köşeye sıkışmışlardı öyle mi?
hakikaten üzücü bir durum.
barış olursa bu kadar asker neye yarar
sonra askerleriniz azaltılıverir de
barış bu kadar basitken
evlatlarımız neden öldü diye sorulmaz mı?

yanlış anlaşılmasın
teslim oluşların ertelenmesinden rahatsız değilim
hatta gereklidir şu halde.
zira savaşa kilitlenmiş bir zihniyetin
barışı hazmetmesi pek kolay olmuyor.
ama vazgeçilmesi türkiye için bir yıkım olur
bunu tahmin edebiliyorum.

velhasıl gerçek şu ki
sizi rahatsız eden,
bizi rahatsız etmiyor
bizi rahatsız eden ise,
anlaşılıyor ki sizi rahatsız etmiyor
zira siz
her yüz kızartıcı olaya
bir kağıt parçası diyerek
işin içinden sıyrılacağınızı sanıyorsunuz.
sanıyordunuz.
belgenin gerçekliği ispatlanınca
tavrınız değişmiş olsa gerek.
lakin acele etseniz iyi olacak,
sizi düşündüğümü sanmayın sakın
ordumuz kan kaybediyor.


K®HAN

8 Ekim 2009

OKUYORUUUM: GÖÖÖ-BEK



dayım ilkokul öğretmenidir.
o anlatmıştı,
müfredatı oldukça geriden takip eden (!)
bir öğrencileri varmış sınıfında;
ismi Sefa.
3. sınıfa gelmiş
ama okuyamazmış bir türlü.
-o zaman özel eğitim sınıfları da yok-
ama sevimli mi sevimliymiş.
tenefüste yanlarına çağırıp Sefa'yı
bir kitap ya da gazetedeki

herhangi bir resminaltındaki yazıyı gösterir
okumasını isterlermiş.
Sefa okuyamazmış ama
onları hiç kırmazmış.
resme uygun hecelermiş;
aaa-dam,
aa-raa-ba,
çiii-çek...


öyle olmuş ki hatta,
parmaklarıyla karınlarını
işaret etse öğretmenler
Sefa hemen "okurmuş"
göööö-bek.

okudu okudu okuduuu...
herkes tebrik edermiş onu
ve alkış kıyamet...


okuyamamış mı gördüklerini sefa?
okumak sadece yazıları okumak mıymış?
ve yazılar sadece harflerden oluşurmuymuş mu?
kimbilir?
onunkisi belki bir hiyeroglif tarzıymış.
mıştır belki de
faştır.
fuştur.


hiyeroglif:
isim, Fransızca hiéroglyphe
Eski Mısırlıların kullandığı,
bir resim ile bir kelimenin gösterildiği yazı, resim yazı.

ve belki de,
harflerden oluşan yazıları okumayı bilmeyenler
bilenlerden daha net okuyorlardır hayatı.
ama ortak kullanımdaki harfleri
okuyamadıkları için
büyük bir bilgi birikimi onlardan uzak kalır.
ve cahillikleri
"okuyamamak"tan değil
hazıra konamamaktan kaynaklanır.
belki de.
bol bol soru işareti...

K®HAN