25 Kasım 2009

BARIŞ ATI


sapla samanı ayırt etmek bu kadar mı güç?
nedir bu toptancı zihniyet anlamadım gitti.
izmirde dtp konvoyunda olaylar oluyor
başbakanın tavrına bakınız;
"sen pkk bayrağı açarsan böyle olur"

bu ne demek?
ben hiçbir görüntüde pkk bayrağı görmedim
sizin gıcık olduğunuz sarı kırmızı yeşil
dtp nin parti bayrağının renkleri.
velev ki birisi -bu provakatör de olabilir-
pkk bayrağı açmış da olsa,
bu konvoya yapılan saldırıyı haklı mı çıkaracak?
saldırı yapılmış olması,
o aracın yayalara çarpmasını mübah mı kılacak?
hem barış isteyeceksiniz,
kardeşlik nutukları atacaksınız,
hem de olaylara mhp ağzıyla tavır koyacaksınız.
nasıl olacak bu iş!
siz bir muhalefet parti başkanı değilsiniz ki
açtırmayın o zaman bayraklarını
sarı kırmızı yeşil rengi yasaklayın
sevindirin türklüğün tapusunu cebinde taşıyanları
onlar da bir dahakine bayrak değil
gözlerini bile açırmasınlar kimseye.

böyle mi gelecek bu ülkeye barış?

çok zamandır ilk defa deniz baykalın
içinde birkaç haklı cümlesinin bulunduğu
bir konuşma yaptığını duyduk sayenizde;

''Başbakan 'PKK bayrağı açarsan böyle olur' diyor. Sayın Başbakan Allah aşkına sen şu işte kafanı bir netleştirsen. PKK bayrağını açmak Türkiye'nin nerelerinde suç, nerelerinde değil? Türkiye'de PKK bayraklarının açılmadığı yer mi var? Sen bugüne kadar PKK bayraklarının açılmasına göz yuman Başbakan değil misin? Senden güç alarak bu bayrakları açmıyorlar mı? Kim alıştırdı buna? Bunualıştıran sensin, buna göz yuman sensin? Başbakanın açmazı bu. Başbakan açmazı, hem PKK karşısında işbirliği, hem de vatandaşın karşısında şikayetçi konumuna girmenin tutarsızlığı. Hem PKK atına binecek hem de milli bütünlük atına binecek, ikisini birden götürecek. Senin bu çift ata binme maceran sirklerde olur, palyaçolar yapar. İki ata binme numarasını burada sürdüremezsin. Tercihini yap.''

bu açıklamaya da,
dtp nin basbakan kafayi yemis açıklamasına da
müstehak oldunuz bravo.

iki ata birden binmeye çalışırken
sizi sırtına alıp göklere yüceltecek olan barış güvercini
belki o beyaz kanatlı at uçup gidecek.
Allah muhafaza...

K®HAN

medya dersi 3

Ahmet altan,
medyanın gerçeği hakkındaki
bugünkü son yazısıyla
hardtrick yapmış oldu.
alkışlıyoruz.
ilk ikisi burada

Kafesteki medya
Ahmet Altan - 25.11.2009

Medyadaki bazı kalemler huzursuzlanmaya başlayarak, “Kafes haberini ister veririm ister vermem, sana ne” demeye başladılar.

O kadar basit olduğunu sanmıyorum.

Çünkü cevabını bulmamız gereken temel bir soru var.

Türkiye’deki darbelerde ve cuntacılık faaliyetlerinde “medyanın” rolü ne?

Bu sorunun cevabını bulmak, Türkiye’nin kilidini çözmek anlamına gelecek.

Medya darbelere yardım etti mi, etmedi mi?

Darbeciler medyadan destek gördü mü, görmedi mi?

Medyanın desteği olmasaydı 28 Şubat olur muydu?

28 Şubat döneminde Taraf gibi bir gazete olsaydı, cuntacılar 28 Şubat’ı gerçekleştirebilirler miydi?

Eğer o günlerde Taraf gibi bir gazete olsaydı Aczmendiler, Fadime Şahin, andıçlar meselesi derinliğine incelenir miydi, incelenmez miydi?

Darbecilerin, cuntacıların medyayla ilişkileri neler?

Medya, darbecilerle cuntacılara ait bazı gerçekleri saklıyor mu?

Şimdi, o korkunç Kafes planının birçok gazetenin görmezden gelişine bir de bu soruların ışığında bakmak gerek.

Medyanın hangi haberleri yayınlayıp yayınlamadığı, bütün ülkenin kaderini belirliyor.

Eğer gazeteler, cuntacılara ait haberleri saklıyor ve “cuntacıların” istediği haberleri büyütüyorsa, “medyanın” bu ülkenin en büyük sorunlarından biri olduğu ortaya çıkar.

Eğer bu ülkede darbelerin ve cuntaların üstüne gitmek, onları hayatımızdan çıkarmak istiyorsak, projektörleri önce medyanın üstüne çevirmeliyiz.

Medyanın desteğine güvenmeden hiç kimse cunta kuramaz, darbe hazırlığı yapamaz.

O darbelerin alt yapısını medya hazırlıyor çünkü, cuntaların ayak izlerini de gene aynı medya siliyor.

Kafes planındaki sessizlikleriyle bence çok kötü yakalandılar.

Bir gazete değil, iki gazete değil, üç gazete değil... Bunların hepsinin yöneticileri de mi Kafes planına “inanamadı”, Kafes planında bir haber değeri görmedi?

Bütün ülkeyi altüst edecek, çocukları öldürecek bir cuntadan bahsediyoruz.

O cuntanın üyeleri olduğu söylenen insanlar hâlâ görevde.

Dünyanın hangi ülkesinde televizyonlarla gazeteler bunu görmezden gelebilir?

Poyrazköy’den çıkan “silahları” nasıl izah edeceksiniz, Koç Müzesi’nde bulunan bomba için ne diyeceksiniz?

Biz gazeteci olarak bunlar ilginizi çekmiyor mu?

Bütün dünyadaki gazetelerin ve gazetecilerin ilgisini çekecek bir haber Türkiye’de bazı gazetelerin “ortak ilgisizliği” ile karşılanıyorsa bunun nedenini merak etmek bu ülkede yaşayan herkesin hakkıdır.

Kafes planı, bir cinayet ya da yolsuzluk haberi değil, bütün ülkenin geleceğini karartmayı, katliamlar gerçekleştirmeyi amaçlayan, bunun için silahlar hazırlayan, hazırladığı silahların önemli kısmı yakalanan bir cuntanın operasyon planı bu.

O cuntanın planında adı geçen insanlar hâlâ görevde.

Üstelik daha da beteri, o cuntaya ait olduğu söylenen silahlar bulunduğunda Genelkurmay Başkanı bir açıklama yaparak bu silahları “boru” diye niteleyip ve bunların TSK’ya ait olmadığını söylemişti.

O “boruların” orduya ait olduğu bir hafta içinde anlaşıldı.

Genelkurmay Başkanı’nın bilerek yalan söylediğini sanmıyorum, demek ki Genelkurmay Başkanı’nı bile kandırabilecek, ona yalan söyletebilecek bir güçten bahsediyoruz.

Böyle bir güç medyanın ilgisini çekmez mi?

“Sessiz medyanın” içindeki dürüst kalemler de yazılar yazıyorlar, kendi mesleki namuslarının gereğini yerine getiriyorlar, bu planla ilgilenilmesi gerektiğini söylüyorlar.

Medyanın bu “işlerdeki” rolünü açıkça görmeliyiz.

Bu işin “manivelası” medya.

Bütün televizyonları ve gazeteleriyle bu medyanın verdiği ve vermediği haberlere bakın.

Dünyanın bütün ülkelerinde haber olacak “haberleri” vermeyen gazetelerle televizyonlar varsa onlardan şüphe edin.

Onlara hep birlikte “cunta haberlerini neden saklıyorsunuz” diye de sorun.

Hrant Dink’i “birkaç varoş çocuğunun öldürdüğüne”, Danıştay cinayetini bir “dincinin” işlediğine o kadar çabuk ve o kadar rahat inanıyorlar da, iş, üstelik de belgeleriyle ortaya çıkan bir “cuntaya” gelince “inanmakta” neden böyle büyük bir zorluk çekiyorlar?

Bu medya, televizyonları ve gazeteleriyle gerçekleri halkından gizliyor.

Medyanın dürüst insanları bu oyunu bozacak, bu oyun bozulduğunda bu ülkede cuntacılık bitecek, buna emin olun.

Medya dürüst ve demokrat olduğunda, kimse “faili meçhullerle” adam öldüremez, devletin içinde gizli çeteler kuramaz, hukuku çiğneyemez, cunta kuramaz.

Medyanın “suç ortaklığını” üstlenmediği bir ülke “temiz” bir ülke olur.

O “temizliği” istemek de bizim en doğal hakkımız.

24 Kasım 2009

medya ne işe yarar hocam?



eğitim herşeydir.
bir çocuğun aklını doyurmanın
karnını doyurmaktan önce geldiğini
görebilmek lazım.
eğer eğitilmemişse
neyi ne kadar verirseniz verin
gözü doymaz.
eğer eğitimli ise zaten
o size muhtaç olmaz.
muhtaçlığımız ise
özgürlüğümüzle ters orantılıdır ki
özgürlüğü çoğaltmak istiyorsak
muhtaçlığımızı azaltmak,
yani eğitimimizi arttırmak
durumundayız
çünkü özgürlüğümüz herşeyimizdir.

ve madem bu gün öğretmenler günüdür
eğitimimizi dolayısıyla özgürlüğümüzü
yani herşeyimizi borçlu olduğumuz
öğretmenlerimizi
tebrik ediyoruz.
ve madem öğretmenlik peygamber mesleğidir
en büyük muallim
ve en mükemmel üstad
ve şaşırmaz ve şaşırtmaz
en doğru rehber olan
peygamberimiz Muhammed (s.a.v.)e
salat-ü selam gönderiyoruz.

malumunuz,
eğitim anne kucağında başlar
ve yaşadığınız sürece de devam eder.
şu aralar vatan hainliği ve vatanseverlik üzerine,
barış ve kardeşlik, düşmanlık ve ırkçılık üzerine
çok önemli bir sınav yaşanıyor ülkemizde.
bu sınavı önemseyip herşeyini ortaya koyarak
bildiğini bizimle paylaşan cesur insanlar var.
onlardan biri olduğunu düşündüğüm Ahmet Altan'ın
ve onun şahsında tüm cesur yürekli aydınlarımızın da
saygıyla ellerinden öpüyor
öğretmenler gününü kutluyorum.

acı tatlı her olaydan alınacak bir ders vardır
okuayabilene...
kafalar karışmış, hadiseleri okumak zorlaşmış olabilir
ama dikkat edin,
olayları doğru okuyabilen birileri
her zaman her dönemeçte varolagelmiştir.
ama bazen dinleyenleri olur onların,
bazen de dinlemez muasırları.
ta ki gelecek nesillerce hayırla yadedilirler.

evet,
Ahmet Altan'ın
medyanın ülkemizdeki rolü üzerine
çok önemli iki dersi için sizi okumaya
ve düşünmeye davet ediyorum.
neden ?
gelecek nesillere problem değil
özgürlük bırakalım diye.
ne güzel mirastır o...
hey özgürlük!

K®HAN


İşte bu medya...

Siz bu ülkenin yaşadıklarını neden yaşadığını merak ediyorsanız son üç günlük gazeteleri alın ve bir bakın onlara.

Şu son üç günde yayımlanan gazeteler size bütün yakın tarihimizi anlatacak.

Bu gazeteler, bu medya, bunların hepsi, varlıklarını söylediklerine değil “söylemediklerine” borçlular.

Anlatmadıklarına, yazmadıklarına, görmediklerine borçlular sahip olduklarını.

Geçmişimiz ve halimiz onların “sessizliğinde” saklıdır.

Biz üç günden beri, onlarca çocuğu bombayla havaya uçurmayı, gayrımüslimlerle insan hakları savunucularını öldürmeyi, kanlı bir kaos yaratıp bu kaosta hükümeti devirmeyi amaçlayan bir cuntanın planlarını yayımlıyoruz.

Bakın bakalım gazeteler bu konuda neler yazıyor.

Hürriyet
’e, Sabah’a, Milliyet’e, Vatan’a, Radikal’e, Habertürk’e, Akşam’a bir bakın.

Sadece bu gazeteleri okuyan insanlar, bu ülkede daha sekiz ay önce böyle korkunç bir plan hazırlayan bir cunta olduğunu, o cuntanın üst rütbeli yöneticilerinin orduda hâlâ görevlerini sürdürdüğünü bilmiyorlar.

Televizyonlara da bir bakın.

Kaç haber kanalı bu haberi verdi, kaç haber kanalı bu meselenin üstüne gitti?

Peki, niye bu haberi vermiyorlar?

Bu yayın organları, onlarca çocuğun havaya uçurulacağı bir eylem planını “önemsiz” mi buluyorlar?

Gazetecilik ölçüleriyle bu olaya baktığımızda bunu “önemsiz” görebilirler mi?

Bana böyle bir haberi, medyasının önemsiz bulacağı bir ülke söyleyin.

Fransa’da böyle bir cunta haber olmaz mıydı, Amerika’da, Hollanda’da, İngiltere’de, Portekiz’de, Polonya’da, Japonya’da, Hindistan’da haber olmaz mıydı?

Hepimiz biliyoruz ki olurdu.

Türkiye’de neden olmuyor, Türkiye’nin bu ülkelerden farkı ne?

Fark, bu ülkede askeriyenin “gizli bir iktidarının” bulunması ve bu gizli iktidarın medya tarafından sıkı sıkıya desteklenmesi.

Medyanın, bu askerî iktidarı pekiştirmek için “milliyetçiliğe” abanıp, birçok gerçeği saklaması.

Cumhuriyet tarihince hep böyle olmuş.

Bugün belki de ilk kez Dersim katliamının “gerçek yüzünü” okuyup öğrenen insanlar, o katliamın yaşandığı tarihlerdeki gazetelere de bir göz atsınlar, baksınlar bakalım, bugün öğrendikleri gerçeklerin binde biri o zamanki gazetelere yansımış mı.

Gerçek başkaydı, o günkü gazetelerin anlattıkları hikâyeler başka.

Bugün de durum aynen o günler gibi.

Zaman zaman korku şokları geçirip, fazlasıyla kurnazca hesaplar yapan, bu şoklar sırasında da nereye varacağını hesap edemeyeceği laflar eden Başbakan Erdoğan’ın biraz ruleti andıran bir kişiliği var, topun siyahta mı beyazda mı duracağını bilemiyorsunuz, siyahta durduğunda cuntacılar yerine o cuntacıları ortaya çıkartan gazeteleri eleştiren ama “beyazda” durduğunda da daha önce söylenmemiş gerçekleri anlatan bir kişilik bu.

Dün “ruletin topu” beyazda durdu ve Erdoğan, Güneydoğu’da 90’lı yıllarda oradaki insanlara uygulanan “gıda ambargosunu” anlattı.

Batıda yaşayan insanlar bunu biliyor muydu, bilmiyordu.

Çünkü “medya” bundan söz etmiyordu.

Bugün de aynı şeyi yapmak, susarak gerçekleri gizlemek, “hayati konuları” saklamak istiyorlar.

Ama yapamıyorlar.

Birincisi Taraf gibi bir gazete var, ikincisi bu tür haberlerde dürüst davranan Zaman, Yeni Şafak, Bugün gibi gazeteler bu haberleri saklamadan veriyor, üçüncüsü “askerî medyanın” içinde namuslu kalemler gerçekleri yöneticileriyle çelişme pahasına yazıyorlar.

Medyanın bana fevkalade ahlaksızca gözüken bu sessizliğini asıl yırtanlar, bu medyanın içindeki namuslu insanlar, Sabah susarken o gazetede yazan Emre Aköz, Mahmut Övür gibi yazarlar susmuyor, Hürriyet susarken o gazetede yazan Eyüp Can susmuyor.

Eyüp Can, böyle bir plan karşısında “vicdanı olan herkesin hop oturup, hop kalkması” gerektiğini yazıyor.

Yakında, diğer namuslu kalemler de yazacaktır bu konuyu.

Darbelerin, muhtıraların, cuntaların, toplumun üstüne kapan o ağır ve kanlı kapısının “menteşesi” bu medyadır, o cuntacılar medyanın “sessizliğine ve yandaşlığına” güvendikleri için hazırlıyorlar o planları, darbe kapısı o “menteşe” sayesinde kapanıyor üstümüze.

Bir zamanlar dünyanın en büyük suç şehri olan New York’ta yetkililer, en “büyük” suçluları yakalamaya çalışır ama bir türlü başarılı olamazlardı, sonra bir belediye başkanı geldi, “büyükleri bırakın, önce onların sokaklarda çalışan adamlarını yakalayın” dedi, dediğini yaptılar, “büyükler” çalıştıracak adam bulamayınca suçlar bıçak gibi kesildi.

Darbeleri önlemek mi istiyorsunuz, bu medyayı afişe edin, gerçek yüzlerini örneklerle gösterin, insanlara anlatın, medyayı böyle düzeltin.

Medyayı düzelttiğiniz gün ne cunta kalır, ne darbe.





Medyanın aslanları

Türkiye’nin kilidi medyadadır.

Bu kilidi çözmeden Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca yaşananları anlamanız mümkün değildir.

İster Dersim Katliamı’na bakın, ister İzmir Suikastı’na, ister Ali Şükrü Bey’in vurulmasına, ister Topal Osman’ın öldürülmesine, ister Kürt ayaklanmalarına, ister yaşadığımız üç askerî darbeye, ister 28 Şubat’a bakın.

Bütün bu olayların kanlı sırları medyanın “anlatmadıklarında” gizlidir.

Size basit bir soru sorayım izninizle.

Medya olmasaydı 28 Şubat olur muydu?

O uzun siyah cübbeleriyle şehir şehir gezen yüz tane Aczmendiyi her gece ekranlarına taşıyan, muhtıradan sonra ortadan kaybolan Fadime Şahin’in “şeyhlerle” yaşadığı tuhaf aşkları ve tuhaf baskınları defalarca gösteren televizyonlar, “andıçlara” uygun yayınlar yapan gazeteler olmasaydı 28 Şubatçılar amaçlarına ulaşabilirler miydi?

Dün Hürriyet gazetesinde Ahmet Hakan, 28 Şubat döneminde üç gazetenin, Hürriyet’in, Milliyet’in ve Sabah’ın aynı gün “Kur’an kurslarında ürperten yemin” başlığıyla çıktığını hatırlatıyordu.

Üç gazetenin üçünde de aynı başlık.

Tesadüf müydü sizce?

Değildi elbet.

Merkez medyada bu ahlaksızlığı ortaya koyan gazete var mıydı?

Hatırladığım kadarıyla yoktu.

Peki, bugün bu gazetelerin ve televizyonların Kafes planı karşısındaki sessizliği “tesadüf” mü?

Bu ülkenin son yıllarda gördüğü en korkunç plan Kafes planı.

Çocukları havaya uçurmayı planlamışlar.

Planı yapanların çoğunluğu halen görevlerini sürdüren üst düzey subaylar.

Aralarından yedisi tutuklanmış.

Planda söz edilen bombalarla silahlar, söylenen yerlerde bulunmuşlar.

Genelkurmay Başkanı, o silahların “orduya ait olmadığını” söyledikten on gün sonra o silahların orduya ait olduğu ortaya çıkmış.

Çocukları öldürmek için Koç Müzesi’ne yerleştirilen bomba bulunmuş, tutanak tutulmuş.

Gayrımüslimleri öldürmek için hazırlıklar yapmışlar.

Agos
gazetesinin abone listesini ele geçirip planlarına eklemişler.

Plan bütün detaylarıyla birlikte bir Ergenekon sanığının bilgisayarında bulunmuş, dava dosyasına girmiş.

Medya, bu korkunç plan hakkında ne yapıyor?

Susuyor.

Yüzlerce milyon dolarlara kurulmasına rağmen üstüne promosyon koymadan satamayan gazetelerin genel yayın müdürleri, küçük kız çocukları gibi “ay inanmıyorum vallahi” diye yazılar yazıyor.

İnanmıyorsan, gazetende çalışan o kadar iyi gazeteci, yetenekli muhabir var, gönderip araştır, planın “aslında” var olmadığını, Koç Müzesi’nden bomba çıkmadığını, Poyrazköy kazılarında LAW silahları bulunmadığını kanıtla.

Dursun Çiçek’in hazırladığı “andıçı” yayımladığımızda Genelkurmay’a adam gönderip “yüzde 99 yalan” diye başlık atmayı biliyorsun da, Koç Müzesi’ne adam göndermeyi mi beceremiyorsun?

Beceremiyor, çünkü derdi gerçeği ortaya çıkarmak değil, yüz milyonlarca doları “gerçeği saklamak” için gömmüşler o gazeteye.

O yüzden promosyonsuz bir türlü gazete satamıyorlar.

Sadece biri değil ki neredeyse hepsi öyle.

Hürriyet
’le Sabah, dışarıdan bakarsan birbirine rakip, birbirleri hakkında söylemedikleri yok ama iş “cunta planına” gelince o muhteşem “Kafes kardeşliğiyle” sesleri kesiliveriyor.

Bu medyayı iyi izleyin.

Birkaç gazete dışında (bu arada geçen gün o gazeteler arasında Vakit ile Evrensel’in adını saymayı unutmuşum, özür borcumu bugün eda ediyorum) hiçbiri konuya girmiyor.

Çünkü bu korkunç plan, ordunun içindeki cuntaları hiçbir itiraza yer bırakmadan ortaya koyuyor.

Ve, onlar ordunun içinde cuntalar olduğunu, darbe planları yaptığını bu halkın öğrenmesini istemiyorlar.

Her darbe planında, her andıçta bir de “medya” bölümü olması, medyaya nelerin yazdırılacağının listesinin yapılması boşuna değil.

Bu ülkede medyanın yardımı olmadan kimse cunta da kuramaz, darbe de yapamaz.

Çünkü darbeyi yapmak isteyen, darbenin “altyapısını” da hazırlıyor ve o altyapının hazırlanmasında birinci görev medyaya düşüyor.

Bazı şeyleri olduğundan “büyük” göstererek, bazı şeyleri de saklayarak o alt yapıyı hazırlıyorlar.

İyi bakın bu medyaya.

Onların Kafes sessizliğini dinleyin.

O sessizliğin içinde cuntanın uğultularını duyacaksınız.

21 Kasım 2009

kafesten önce son çıkış: TARAF


Gayrımüslimlerin hedef alındığı Kafes Eylem Planı’nda isimleri geçen üçü amiral 41 subayla ilgili herhangi bir işlem yapmayan Genelkurmay, haberi yapan Taraf için suç duyurusunda bulundu.

Kafes Planı'yla ilglili görüşü sorulan Başbakan Erdoğan, Genelkurmay gibi Taraf'ı suçladı: Olay yargıya intikal etmişse bu işi bu kadar kurcalamanın ne anlamı var. Bırakın yargı bunu zaten araştırıyor, götürüyor. Son olarak bir gazetede bununla ilgili bir kampanya var. Bu kampanyalar kurumlarımızı zedeliyor, yıpratıyor. Tahrip ediyor, tahrik ediyor, bunu doğru bulmayız.

tarafın cevabı netti :


"kafese girme başbakan."
"sen generalini soruştur."
"kurcalamaya devam edeceğiz."


taraf gazetesi bunları manşetten verirken
Ahmet Altan ise köşesinde
şunları söylüyordu:


Genelkurmay, başbakan ve medya...
Ahmet Altan - 21.11.2009

Bu ülkenin ezilen insanları...

Ne yapacak, nereye gidecek, kime sığınacaksınız?

Sizi kuşatan bu büyük sessizliği nasıl kıracak, sesinizi nasıl duyuracak, çocuklarınızın hayatını nasıl kurtaracaksınız?

Sahte kavgaların suskun figüranları olarak birbirinize düşmanlık edip “efendilerinizin” oyunlarında, sadece onlar istediğinde alkış mı tutacaksınız?

Bu ülkede, birbirinizden başka sığınacak kimseniz yok.

Çocuklarınızı öldürmek için planlar yapıldığında bile bunu sizden saklamaya çalışıyorlar.

Bunu görmüyor musunuz?

Bugüne dek karşılaştığımız en korkunç, en vahşi, en insafsız plan ortaya çıktığında üzerinize kapanan ağır kapılara çarptığınızda ne hissediyorsunuz?

Orduda dehşet verici bir cuntanın planları yakalandı.

Koç Müzesi’nde “ziyaretçi çocukları öldürmek için” bomba koydukları anlaşıldı.

Cuntanın planlarında söz edilen müzede o “bomba” bulundu.

Eğer cunta ortaya çıkarılmasaydı o bomba patlayacak ve tahmin edemeyeceğimiz kadar çocuk ölecekti.

Cuntanın planlarında yer alan bir krokide gösterilen “cephanelikler” Poyrazköy’de ele geçirildi.

Genelkurmay, bu cuntadan haberdar edildi.

Bu cuntanın yöneticileri arasında “üç paşa” bulunduğu planlarda yazıyordu.

Üyeleri de üst rütbeli subaylardı.

Peki, Genelkurmay, cinayet planları hazırlayan bu cuntayla ilgili ne yaptı?

Aralarından birisi emekli oldu, diğerleri görevlerinde duruyor, bazıları ise çok önemli mevkilere getirildi 30 ağustosta.

Cunta üyelerinin bazıları sivil mahkemelerde tutuklanıyor ama bu insanların “askeriyedeki” mevkileri zırh gibi sapasağlam.

Genelkurmay hiçbirini “açığa” almadı.

Onlar hakkında bir “soruşturma” yaptığını bile söylemedi.

Peki, ne yaptı?

Bu cinayet planlarını yayımlayan Taraf Gazetesi için “suç duyurusunda” bulundu.

“Suçlu” ordunun içinde ama ordu bizim hakkımızda suç duyurusunda bulunuyor.

Cunta üyelerine dokunma, cunta üyelerini soruşturma, onları açığa alma, bazılarını önemli görevlere getir sonra da cuntayı açıklayan gazeteyi susturmak için “suç duyurusunda” bulun.

Genelkurmay işini yapmıyor.

Biz işimizi yapıyoruz.

Ve, bizi susturmak istiyor.

Bizi susturmak için harcayacakları enerjiyi cuntaları ortaya çıkarmak, cinayet planlarını engellemek, darbecileri ayıklamak için harcasalar daha iyi olur bence.

Artık “asker” olmalarının zamanı gelmedi mi?

Bu kadar disiplinsiz, içinde bu kadar çok suçlu barındıran bir ordu olabilir mi?

Ya “sivil” başbakan... O ne yapıyor?

Devleti yönetmekle görevli olan başbakan, yönettiği devletin ordusunda ortaya çıkan cuntayla ilgili ne tür idari tedbirler alıyor?

Bu cuntaların hesabını soruyor mu?

Dünyanın hangi ülkesinde, ordunun içinde böylesine korkunç bir cunta ortaya çıktığında başbakan, savunma bakanı, genelkurmay başkanı susabilir?

Bu insanların kendi halklarına karşı bir sorumlulukları yok mu?

Başbakan susuyor, sadece susmakla kalmıyor bir de bizi susturmaya kalkıyor.

“Olay yargıya intikal ettiyse bunu kurcalamaya ne gerek var” diyor, “bir gazetede kampanya var. Bu kampanyalar kurumlarımızı zedeliyor, yıpratıyor” diyor, “tahrik ediyor, tahrip ediyor ve biz bunları doğru bulmuyoruz” diyor.

Başbakan bize “niye kurcalıyorsun” diye sormayacak, bu onun işi de değil, haddi de değil, o “neden kendisinin kurcalamadığını” anlatacak halkına.

Bu ülkenin başbakanı o.

Yönettiği ülkenin ordusunda cunta çıktığında bunun gereğini yapmak onun işi.

Cuntaları halktan gizlesin diye getirmedi insanlar onu o makama, cuntaları ortaya çıkarsın, “kurcalasın” diye getirdi.

Kurcalamaya kendi cesareti yetmiyorsa, bıraksın cesareti yetenler kurcalasın.

Biz, onun “siyasi hesaplarına” göre gazetecilik yapmayacağız, o “gerçeklere” göre başbakanlık yapacak.

Ya medya...

Dünkü gazetelere bir bakın, çocuklarınızı öldürmek için planlar yapan cuntayla ilgili kaçında haber var?

Kaç televizyon verdi bu haberi?

Çocuklarınızı öldürmek isteyen cuntanın haberini size kaçı duyurdu?

Askerî bir medya, çoktan cuntanın yanında yer aldı.

Bu ülkenin ezilen insanları...

Kürtleri, dindarları, Alevileri, solcuları, demokratları, liberalleri...

Bu kuşatmayı nasıl yaracaksınız?

Nereye gidecek, ne yapacak, kime sığınacaksınız?

Bu insafsız oyunda birbirinizden başka sığınacak kiminiz var?

Kiminiz var gerçekten?

askeri hukuk


Elazığ’ın Karakoçan ilçesi Gültepe mevkii
Nohuttepe Jandarma Karakolu’nda
nöbette uyuyan er İbrahim Öztürk’ün eline
pimi çekilmiş bomba vererek
dört askerin ölümüne sebep olan
Teğmen Mehmet Tümer

Elazığ 8. Kolordu Komutanlığı Askerî Mahkemesi’nde görülen davada
“Birden fazla ölüme sebebiyet vermek
(bilinçli taksir)” suçundan
TCK’nın 22-2 ve 85-2 maddelerinden yargılanarak
dokuz yıl iki ay ve dört bin 317 TL para cezasına çarptırdı.

Şehit Musa Bulut’un Annesi Nuriye yaman
"Bizim yavrularımız bu kadar ucuzmuş.
Şu an içim yanıyor, ben ömür boyu ceza bekliyordum.
Ben onun da eline bomba verilmesini bekliyordum.” dedi.
Babası Sinan Bulut da
“Biz kendimizi savunamıyoruz.
Devlete güveniyoruz. Ama güvenimiz sarsıldı.
Karar itiraz edeceğiz” dedi.

aşağıdakilerden birini geçici olarak (süre belli değil) kaybedeceğinizi haber aldınız..... seçme hakkınız var. hangisini gözden çıkarırdınız?

Herkes yazar olabilir mi?

neden blog yazıyorum? (bir ve ya daha çok seçenek işaretlenebilir. kızmayız.)