30 Nisan 2009

KÜÇÜK ADAM

Küçük: Dink’i vuracaklar hazır
İddianamenin eklerinden,

Zirve Katliamı Davası tanığı eski astsubay Metin Doğan’ın 5 Ocak 2009 tarihinde Ergenekon savcılarına Hrant Dink cinayeti ile ilgili verdiği ifade çıktı.
Doğan, Veli Küçük’ün “Dink ile Pamuk ülke için zararlı. Ortadan kaldırılmaları gerek. Pamuk eylemi zor ama Dink eylemi basit. Eylemi yapacaklar bile hazır” dediğini anlatıyor.
Taraf Gazetesi BAHAR KILIÇGEDİK - Istanbul - 29.04.2009

onu kim öldürdü?

Yaşı kaç olursa olsun,
17 veya 27 olsun,

katil kim olursa olsun,
bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum.
Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan,
hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim...

Rakel DİNK

şimdi sorgulanıyor.
bir bebekten bir katil yaratan ve
Muhsin Yazıcıoğlu'nu bile
töhmet altında bırakan
o karanlık sorgulanıyor.
ve biz,
ayna tutalım ki bu haberler
yankılansın, yankılansın, yankılansın....
şimdi de,
korku salarak yönetmeye çalışanlar

KORKSUNLAR.
er ya da geç
adalet var.


K®HAN



RUH HALİMİN GÜVERCİN TEDİRGİNLİĞİ

HRANT DİNK - AGOS 19 Ocak 2007 ( son yazısı)

Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.
Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri. Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti. Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.

Kendimden emindim
Ama hayret işte! Dava açılmıştı. Yine de iyimserliğimi kaybetmedim. O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı. Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu. Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.

“Ya sabır” çeke çeke...
Ama dönülmedi. Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi. Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı. “Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca. Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle. Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu. Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.

Tek silahım samimiyetim
Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım. Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi. Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı. İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum: “Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.” Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.

Kara mizah
Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. “Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek. Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki? Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.

“Türk Devleti adına”
İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu? Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil. Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor. Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde. Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi? Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu? Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?

Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu? Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu. Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı. Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.

Güvercin gibi

Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular. Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü. (Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.) Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil. Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence. “Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren. Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye. Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik. Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim... Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.

İşte size bedel

Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek? “Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?” Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi... İşte size bedel... İşte size bedel... İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..? Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?

“Ölüm-Kalım” dedikleri
Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız. Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu. Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında... O noktada hep çaresiz kaldım. “Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım. İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı. Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı. “Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.

Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik? Ermenistan’a mı? Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım? Rahat bana batardı! “Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı... Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.

Ürkek ve özgür

Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten. Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum. Bu dava kaç yıl sürer, bilemem. Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim. Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım. Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.

Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.

HRANT DİNK'in son yazısı - AGOS ( 19 Ocak 2007)

17 Nisan 2009

TESADÜF DERKEN ?


tesadüf için,
"kurallara bağlı olmayan gelişmelerdir."
diyebiliriz.

aslında bunlar,
'kurallara bağlı olmayan' değil de,
'bağlı oldukları kuralları
fark edemediğimiz gelişmelerdir' desek
daha iyi ifade ederiz.


işte biz "tesadüftür" diyerek,
o kuralları,
o kusursuz ölçüyü
inkar etmiş oluruz.
dolayısıyla o kuralları koyanı da...
kuralları olmadan
iki kişilik bir ailenin bile
yürütülemeyeceğini biliriz,
yine de bu kusursuz sistemi
tesadüflere bağlar,
başıboş zannederiz.
ne var ki,
zamanla fark edilen kurallar,
bir kural koyucunun
varlığına deliller olarak karşımıza
ister istemez dizilmektedir.

peki O kimdir?
....

bir hücreden, ikiye, dörde, sekize, on altıya...
bölünerek büyüyen bir bebeğin parmak sayısını
en baştaki bir tek hücre mi belirlemektedir?
....
ya herkesin parmak sayısındaki birlik?...

işte, tesadüfün varsayılması
kuralların yoksayılmasını gerektirir ki
ancak körü körüne yapılabilecek olan 

bu tesadüfe bağlılık da kişiyi
var olanı da, var edeni de
inkara götürecektir.

var olanı inkar edebilene
var edeni inkar serbesttir :)
varlığı yok saymak/sanmak için
gözleri kapamak, kulakları tıkamak
yeterli olabilir.
-var edeni inkar edenin hali de zaten böyledir.-
fakat tabii ki de bu aslolanı
asla değiştirmeyecektir.

düşünelim öyle ise,
gözleri kapatıp kulakları tıkamanın
fayda vermeyeceği o gün geldiğinde
ya halimiz nicedir?



K®HAN


ilhama sebep video


aşağdaki de videonun ingilizcesidir
fakat yukarıda yazdığım altın kuralları
ingilizceye çevirmek benim harcım değil.
transleytır ise sizi çileden çıkarabilir :)

for english


bu aynı kaynaktan başka bir video


bu da kaynak
www.erdemcetinkaya.com

K®HAN

16 Nisan 2009

ÜNLÜLERİN EN ÜNLÜSÜ


14 -20 Nisan 2009
KUTLU DOĞUM HAFTASI
Kutlu Doğum Haftası ” adı altında yapılan kutlamaların ilki, 1989 yılında yapıldı. O tarihten itibaren her yıl başta diyanet işleri olmak üzere bir çok sivil toplum kuruluşu tarafından düzenlelenen etkinliklerle süslenen kutlu doğum haftası bu yıl 20. kez kutlanıyor.

hani bu haftalarda adet olmuş,
En Sevgili'yi temsil eden en güzel bir çiçek;
gül veririz birbirimize.

güzeldir evet.

ama
fikren ve fiilen de
güzelleşebiliyor muyuz sizce?
.......
öylese sor kendine;
erkek olarak ev işlerinde
yardım ediyor musun hiç eşine?

kılıbıklık sandığın bu eylem
Peygamber sünnetidir.
bırak, ona gül filan verme.....

kadın olarak sen söyle;
kutlanılan bu güzel günlerde
aile mahremiyetini ayaklar altına alan,
hangi tv dizisini terkettin?
.....
bırak o güle el sürme.....

demem o ki,
20 yıldır kutlanılan bu haftalar
iyi güzel de,
benliğimizde hangi hedeflere ulaştılar?
varsa bir gelişme
gül, o zaman gül işte...

yoksa ağlasak yeridir halimize....

K®HAN


hakperestler:

“Tarihteki Yüz Büyük İnsan” adlı kitabıyla bütün dünyada yankılar uyandıran Amerikalı bilim adamı Prof. Michael Hart’a kitabın ilk yayınlandığı tarihten on yıl sonra, Kahire’de çağırıldığı bir ödül töreninde, El-Ahram Gazetesi muhabirlerince sorulan; “kitabınızın yayınlanmasının üzerinden 10 yıl geçti neredeyse. ‘100 ünlü Adam’ adlı kitabınızda birinci yeri Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ayırmıştınız, hâlâ bu görüşünüzde ısrarlı mısınız?” şeklindeki soruya şu cevabı vermişti:

“Bu ünlülerin ilk listesi. Bu sayı 200-300’e bile çıkarılsa Hz. Muhammed’in (s.a.v.) listenin başındaki yeri sabittir.

Ben ünlüleri incelerken bazı sabit kriterler ortaya koydum. Bunlardan biri de, ünlülerin insanlık tarihinde bıraktıkları geniş ve derinlemesine izlerdir. Benim, ünlülerin en ünlüsü olarak Hz. Muhammed’i (s.a.v.) tercihim ise, O’nun hem peygamberliği, hem de dinî ve dünyevî seviyede fevkâlâde başarılı olmasıdır. İnsanlık ahlâkı, felsefî ve hukukî olarak İslâm’dan daha mükemmel bir din görmemiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in vefatından sonra da İslâm, dünyanın doğusunda ve batısında yayılmaya devam etti. Dünyada hâlâ bir çok insan kalpleriyle ve akıllarıyla İslâm’a yöneliyor. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) davet ettiği din, 14 yüzyıl önce medeniyetin ve kültür merkezlerinin dışındaki bir bölgede doğmuştu. Ve zor şartlar altında yol aldı. Buna rağmen İslâm, dünyanın her yönüne yol buldu. Ve inanıyorum ki Hz. Muhammed (s.a.v.) gibi, her yönüyle mükemmel bir insan, bir daha gelmez.”
Prof. Dr. Michael Hart

* * *

“Hiç kimse Hz. Muhammed’in prensiplerinden daha ileri bir adım atamaz. Avrupa’ya nasip olan bütün başarılara rağmen bizim bütün kanunlarımız, İslâm medeniyetine bakarak çok eksiktir. Biz Avrupa milletleri, büyük medenî imkânlarımıza rağmen, Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız.”
Johann Wolfgang von Goethe (Alman Şair ve Yazar)

* * *

Muhammed, hürmet ve saygıya fazlasıyla lâyıktır.
Lev Nikolayeviç Tolstoy (Büyük Rus Yazar)

* * *

Büyük İslâm Peygamberi Yüce Yaratıcı’nın katına çıkıp onunla buluşmuştur. Ben Mirac’a bütün kalbimle inanıyorum.
Fyodor Mikhailoviç Dostoyevski (Meşhur Rus Yazar)

* * *

“Şöyle bir göz atmakla, Hz. Muhammed’in, bütün vasıflarını ve kahramanlıklarını görmek mümkündür. Bunlardan bazıları Peygamberliğinin ilk günlerinde ve bazıları da peygamberliğinden sonra olmuştur. Eşsiz mucizeleri gördüğüm zaman, O’nu rütbe bakımından insanların en büyüğü ve en yücesi olarak mütalaa ediyorum. Hatta; insanlık O’nun bir benzerini görmemiş ve görmeyecektir de…”
Aziz, Prof. Bosworth Smith (Mohammed and Mohammadanism, London 1874)

* * *

“İslâm medeniyetinin modern dünyaya en büyük yardımı ve hediyesi ilimdir. Fakat Avrupa’yı, yeniden hayata kavuşturan şey, yalnız ilim değildir. İslâm medeniyetinden gelen daha başka tesirler Avrupa hayatına ilk parlaklığını vermişti.
Avrupa’nın ilerleme hayatında İslâm kültürünün kati tesirini takip edemeyeceğimiz bir tek safha bulunmadığı gibi tesirin kendini bütün azametiyle hissettirdiği saha tabii ilimler ve ilim zihniyetidir.
Orta çağın ilk yarısında dünyanın hiçbir milleti insanlığın ilerlemesine müslümanlar kadar hizmet etmemiştir. 9-12 asırlar arasında felsefe, tıb, tarih, ilahiyat, astronomi ve coğrafya mevzuunda Arapça olarak yazılan eserler herhangi bir lisanla yazılanların fevkinde idi."

Prof. Dr. Philip Khuri Hitti

* * *

Bitmeyen bir hayranlık, sürekli bir saygı, Arabistan’ın bu büyük Peygamberinin hayatını ve şahsiyetini inceleyen ve nasıl öğrettiğini, nasıl yaşadığını bilen herkesin bu güçlü Peygamber için ürpertici bir saygıyla dolmaması mümkün değildir. Kitabımda söyleyeceklerimin pek çoğu, çoklarının bildiği şeyler olsa da, ben onları ne zaman yeni baştan okusam, bu Arabistanlı Muallim için hep yeni bir hayranlık, yeni bir saygı duyuyorum.”
Annie Besant, (Hindistan’ın Bağımsızlık Mücadelesi Liderlerinden) (The Life and Teachings of Muhammad, Madras, 1932)

* * *

’Ben şahsen Hz. Muhammed’in hayranıyım.’
Sosyolog V.D.Eratsen

* * *

Asrımızda çeşitli ilim adamlarının yaptıkları tecrübe ve araştırmalar göstermiştir ki, pişirmek kaydıyla soğan ve sarımsağın damar sertliğini mühim ölçüde azalmalmaktadır. Ayrıca pirişilmiş sarımsağın kanda lipid (yağ) artmasına mani olduğu ve kan pıhtılaşma bozukluklarını da bir ölçüde engellediği, yüksek tansiyonlu kişilerde ise tansiyonun düşmesine yardımcı olduğu müşahede edilmiştir. Nitekim ondört asır önce Efendimiz’de (sav) bir hadislerinde sarımsağın pişirilerek yenilmesini tavsiye etmiştir.

Doğrusu aranırsa Hira Dağı mağarasında meleği gördüğü günden beri geçen 20 sene dünyayı değiştirmeye kafi gelmiş. Hicaz’ın kuru kumlarında yeni bir tohum filizlendirmişti; öyle bir filiz ki Arabistan’ı uyaracak, bir yandan Hindistan’a bir yandan da Bahr-i Muhite kadar uzanacaktı.
Emile Dermenghem

* * *

“İnsanlığın sorunlarının üst üste yığılarak nerdeyse çözülmez hal aldığı günümüzde Hz. Muhammed’e her zamankinden daha fazla muhtaçiz. Eğer O aramızda olsaydı bütün bunları oturup bir fincan kahve içme rahatlığı ile çözerdi”
George Bernard Shaw ( İrlandalı dramatist, sosyalist düşünür ve 20.yüzyılın önde gelen tiyatro yazarlarından)

* * *

“Kral ve vezirler gibi azamet ve debdebe perdeleriyle gizlenmiş değildi. Kendi hırkasını kendi yamalar, kendi ayakkabısını kendi tamir ederdi. Harbe gider, ashabı ile istişare eder, emirlerini onlarla beraber verirdi.

Nasıl bir insan olduğunu her yönü ile kavminin bilmesi için böyle yaptı. Ona artık, siz ne isterseniz öyle deyiniz. Dünya’da taç ve ihtişam sahibi hiçbir imparatora, yamalı bir hırka içindeki bu insan kadar hürmet ve itaat edilmemiştir. Yirmiüç yıllık dünya imtihanı, gerçek bir kahraman için lüzumlu bütün unsurları taşımaktadır.”
Thomas Carlyle (Meşhur İngiliz Düşünür)

“İslamiyetten daha eski dinler, insanların ruhları üzerindeki hakimiyetlerini günden güne kaybetmekte oldukları halde, Hz. Muhammed’in dini bütün kudret ve hakimiyetini muhafaza etmektedir.”
Dr. Gustave le Bon (Fransız sosyolog ve amatör fizikçi)

* * *

Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf-ı lahûtîden geldiği iddia olunan bütün münzel semâvî kitapları tam ve etrafıyla tedkîk ettim. Tahrîf olundukları için, hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cem'iyetin, bir hâne halkının bile saadetini te'mîn edecek mâhiyetten pek uzaktırlar.

Lâkin Muhammedîlerin Kur'ân'ı, bu kayıddan âzâdedir. Ben Kur'an'ı her cihetten tedkîk ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Sana muâsır bir vücûd olamadığımdan dolayı müteessirim yâ Muhammed!(asm)

Prens Otto Von Bismarck (Modern Almanya’nın ilk şansölyesi -başbakanı)

* * *

Hz. Muhammed’in (sav) insan olması itibariyle, bütün insanlık muhakkak iftihar eder. Çünkü O Zât, ümmî olmasıyla beraber, onüç asır evvel öyle kanunlar ve esaslar getirmiş ki, biz Avrupalılar ikibin sene sonra onun kıymetine ve hakikatına yetişsek en mes’ud, en saadetli nesiller oluruz.
Shebol (1927 Hukuk Kongresi Başkanı)

* * *

Meshur Peygamberler, fâtihler arasinda târih-i hayâti; Hz. Muhammed’in Târihi gibi, en ince teferruâtina kadar, en mevsuk sekilde kayd ve zapt olunan bir kimse gösterilemez.
John Davenport (Ingiliz bilgin)

* * *
Şişmanlık birçok hastalıkları da beraberinde getirmektedir. Son araştırmalar neticesinde şişmanlarda yüksek olan kolesterol seviyesinin damar sertliğine sebep olduğu, buna bağlı olarak da damar sertliği, yüksek tansiyon, kalb yetmezliği, böbrek ve göz hasarlarının meydana geldiği tespit edilmiştir. Dengeli beslenme mevzuunda ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini Yüce Rehberimiz (sav) asırlarca önce şu kutlu sözleriyle belirtmişti: ‘Çok yemek kötü bir şeydir.’ ‘İnsanoğlunun midesini iyice doldurmasından daha zararlı bir şey yoktur.

Şayet gayenin büyüklüğü, vasıtaların küçüklüğü ve neticenin azameti insan dehasının üç ölçüsü ise, modern tarihin en büyük şahsiyetlerini bile Muhammed’le (sav) kıyaslamaya kim cesaret edebilir. O şahsiyetlerin en meşhurları ancak maddi kuvvetler kurdular. Halbuki, O (sav), orduları hukuk sistemlerini, imparatorlukları, kavimleri hanedanları ve dünyanın üçte biri üzerindeki milyonlarca insanı harekete geçirdi.
Alphonse Marie Louis de Lamartine (Fransız Tarihçisi)

* * *

“İnsanlar her şeyden daha fazla Muhammed’e kulak vermelidir. Diğer bütün sözler, onun karşısında boş sözlerdir.”
Thomas Carlyle (Meşhur İngiliz Düşünür)
* * *

“Muhtelif devirlerde beşeriyeti idare etmek için Allah tarafından gönderildiği iddia olunan bütün münzel ve semâvi kitapları tam ve etrafiyle tetkik ettimse de, hiç birisinde bir hikmet ve isabet göremedim. Bu kanunlar, değil bir cemiyetin, bir ev halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır. Lâkin müslümanların Kur’an-ı, bu kayıttan azadedir. Ben Kur’an’ı her cihetten tetkik ettim. Her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Müslümanların düşmanları bu kitabın, Muhammed’in kendi eseri olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel ve hatta en mütekâmil bir dimağda böyle harikanın zuhurunu iddia etmek hakikatlere göz kapıyarak kin ve gareze âlet olmak manasını ifade eder ki, bu da ilim ve hikmetle kaabil-i telif değildir.
Prens Otto Von Bismarck (modern Almanya devletinin kurucusu)

* * *

Ellerin et ve yağ gibi maddelerle bulaşık olması hem haşere hem de mikropların üremesi için zemin teşkil eder. Yüce Rehberimiz ‘ellerinde et veya yağ kokusu eseri olduğu halde yatan bir kimse bir hastalığa müptela olur veya hayvan ve haşerelerden bir zarara uğrarsa, kedisinden başkasını suçlu bulmasın’ buyurmuştur. Burada haşerenin yanında hayvan tabirinin kullanılması enteresandır. Hayvan, hayat sahibi yani canlı mânâsına da gelmektedir. Dolayısıyla mikrop mefhumuna işaret edilmektedir.

Hz. Muhammed (sav) toplu halde yapılan ibadetin o muazzam gücünü, tarihte ilk temsil edip gösteren insandır. Hiç şüphe yok, ki, çok geniş mikyasta, İslâm’ın kudreti, günde beş vakit kılınan namazın kudretinden kaynaklanmaktadır.
J. H. Lenison, Emotion as the basis of civilisation

* * *

Yeni keşiflerin veyahut ilim ve irfanın yardımı ile hallolan yahut çözülmesine uğraşılan meseleler arasında bir mesele yoktur ki, İslâmiyet’in esasları ile çatışsın. Kur’an-ı Kerim ve onun öğrettikleri şeyler ile fıtri kanunlar ve fenler arasında tam bir ahenk görülmektedir.
Lavazon


Hz. Muhammed’in doğruluğu, faaliyeti, hakikati aramadaki samimiyeti, sonsuz azmi, hiçbir vakit sarsılmayan imanı, kendisini dinlemek istemeyenlere ezelî hakikati dinletmek yolundaki sebatı, bana kalırsa bunlar O’nun, o cesur ve azimkâr Peygamber’in son peygamber olduğuna en kat’i ve en emin delillerdir.”
Dr. Steingas

* * *

Hem bilirsin: Küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemaatte, küçük bir meselede, münazaralı bir dâvâda, hicapsız, pervâsız, küçük fakat hacâlet-âver bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez.

Şimdi bak bu zâta: Pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük husumet karşısında, pek büyük meselelerde, pek büyük dâvâda, pek büyük bir serbestiyetle, bilâpervâ, bilâtereddüt, bilâhicap, telâşsız, samimî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedit, ulvî bir surette söylediği sözlerde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ!

Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnîdir, Hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın?
Bediüzzaman Said Nursi

15 Nisan 2009

NEZAKET

yoksa kadında, ne çok şey götürür.
varsa erkekte, ne çok şey katar....


peki ya bir arama motorunda bulunsa?
.....

bu kadar ince bir arama motoru...
pes vallahi !

Mimar Sinan ın doğum gününe google dan güzeller güzeli bir logo...
teşekkür ederiz.




Doğum: 15 Nisan 1489
Ağırnas, Kayseri, Osmanlı Devleti
Ölüm: 9 Nisan 1588
İstanbul, Osmanlı Devleti

emek verdiği eserlerden faydalananlar adedince
Allah ona rahmet etsin.
amin.

saygıyla ve sevgiyle anıyor
ve sizi,
Onun sadece bir mimar olmadığının kanıtı
bir hatırasına tanık olmak için daha önce
olay mahalline hayalen yaptığımız bir seyahate
davet ediyoruz.
buradan buyurunuz.


K®HAN

13 Nisan 2009

VAZGEÇİM !


vazgeçmek için,
haydi sandık başına!

her seçim aynı zamanda bir vazgeçim değil midir?
....
birini seçtiniz mi?
işte diğerlerinden vazgeçtiniz...


peki birinden vazgeçsek diğerleri kalsa olmaz mı?
olur.
öyleyse buyrun sandık başına :)

hayatımızla
-siyasetten daha yakın-
ilgili konularda
fikir yürüteceğiz.
ve veriye ihtiyacımız var.

sorumuz şu:
iki önemli varlığınızdan birini
geçici olarak (süre belli değil)
kaybedeceğinizi haber aldınız.

sağlığınız, ve işiniz.

seçme hakkınız var.
hangisini gözden çıkarırdınız?
ve neden?

iklemde mi kaldınız?
kıyamam :)
o zaman aşkınızı da ekliyoruz.


tercihinizi yukarıdaki sandığımızda (anket)
oy kullanarak belirtebilir
nedeni hakkında, -eğer isterseniz-
yorum bırakabilirsiniz.

sonra mı?
sonraa,
yürü be mantığım kim tutar seni.


K®HAN

10 Nisan 2009

LEGO


bendedimoldu.blogspot.com'da demiştik,
ama kendine ait,
leb-i internet bir yer istedi bu yorum.
biz de,

altta ve burada altını tekrar çizdik.
hem orada resimsizdik :)

çocuk odasına legoları ile harika bir dünya kurmuştu.
lakin yeni büyük bir eve taşınacaklardı ve
oğlunun günlerce uğraşıp yaptıkları boşa gidecek diye
nerdeyse sevinemiyordu annesi.
.....
çoktan bozup kutulamıştı bile legolarını çocuk.
üzgün olaması gerekirken,
oğlunu sevinçli gören anne
hem şaşkın hem üzgün;
"keşke almasaydık bu legoları
kaç günlük emeğin boşa gitti" dedi.

cocuk karşılık verdi;
"hayır anne hiçbirşey boşa gitmedi.
bak, yaptıklarımın planı bu.

yeni ve geniş odamda
tüm bunları tekrar yapmak

bana artık çok kolaydır.

ve yenisi daha harika olacak.
"


var olan,
bir plan ve malzemeden ibarettir evet...

ve belki malzemede bir plandır.
ne malzeme yok oluyor ne plan kayboluyor.
onları ilk kez yapmanın zor gelmediği bir yaratıcıya

yeniden yapmak zor gelir mi hiç?

yere düşen her tohum
haşir sabahını bekliyor.
o sabah ki, birbirini sevenlerin buluşma günüdür.


K®HAN

"Ve dedi: "En kof ceviz bile kırılmak ister. Olgun yemişler tutunamaz ağaca. Öyleyse kabuğum kırılacak diye hayıflanmamalıdır insan. Toprağa düşmemek için çırpınmamalıdır meyve. Düşün! Bir şeyin geldiği yere dönmesi kadar sevindirici ne olabilir? Tohumun ağaca, ağacın tohuma dönüşümünden başka birşey değildir hayat. Yani ölüm...
Lev Nikolayeviç Tolstoy
ayrılık, buluşma, haşir, lego, tohum, yaşam, ölüm

8 Nisan 2009

GÖZLERİNE bir BAKIN bakalım.


bir masaldır, anlatılır;

ateş böceği ışık saçtığını bilmezmiş.
günlerden bir gün
karıncayla arkadaş olmuşlar
ve bir gece,
onun ağzından dinlemiş kendini

ve inanamamış.
iltifat ediyor sanmış.
- öyleyse demiş karınca
gözlerime bak.
orada parlak bir yıldız göreceksin
işte o sensin....

Barack Hüssein Obama nın gözlerinde
parıldayan bir yıldız vardı o gün
işte o bizdik.
söyleyenin samimiyeti tartışma konusu olabilir her zaman
ama söylenenler gerçek.

ne güzel misafirimizdin sen,
Barack Hussein Obama
güle güle git.
bunu saymadık ama... :)

K®HAN

.......

Biliyorum ki Türkiye'nin geleceği konusunda tartışmayı sevenler var.

Siz, medeniyetlerin ortasında, tarihin dalgalarından etkilenen bir ülkesiniz. Medeniyetlerin buluştuğu, pek çok farklı kültürün bir araya geldiği bir yerleşimdesiniz. Ülkeyi bir yöne ya da diğer yöne çekmek isteyenler olabilir, ama ben inanıyorum ki bu kişiler şunu anlamıyorlar:
Türkiye'nin büyüklüğü her şeyin ortasında olmasından kaynaklanıyor. Burada Doğu ve Batı'nın bölünmesinden bahsetmiyoruz, burası Doğu'yla Batı'nın birleştiği bir yer. Ülkenizin, kültürünüzün güzelliği de buradan geliyor zaten. Kültürünüzün güzelliği, tarihinizin zenginliği ve demokrasinizin gücü, beraberinde geleceğe yönelik ümitleriniz Türkiye'yi Türkiye yapıyor.

Bugün burada sizlerle birlikte olmaktan son derece onur duyuyorum. Geleceğe de birlikte ulaşmalıyız. Ben burada bir kez daha Türkiye'nin güçlü ve devamlı arkadaşlığa ve dostluğa yönelik taahhüdünü dile getirmek istiyorum.

Hepinize çok teşekkür ediyorum. (Ayakta alkışlar)
TBMM 6, nisan, 2009 15:55 (yerel saat )





OBAMA'NIN TBMM KONUŞMASININ TAM METNİ :
http://www.whitehouse.gov( orjinal dilde)
http://www.tbmm.gov.tr(Türkçe)

NATO için savaşan Türkiye neden Avrupa Birliğine kayısı satamasın?
ateş böceği, Barack Obama, iltifat, karınca, TBMM konuşması

7 Nisan 2009

DEPREM: tek başınasın...

.
.
.
burada
söz vermiştim doktora,
yarım yamalak hatırladığım şiiri
bulur yayınlarım diye.
unutmuşum....
deprem hatırlatıverdi
şimdi yayınlıyoruz
geçmiş olsun babında...
Allah yardımcınız olsun...
geçmiş olsun İtalya...

......

Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın,
Kulaklarım komşuların ayak sesinde,
Varsın gene bir yudum su veren olmasın,
Başucumda biri bana "su yok" desin de...

Kemalettin Kamu
(1901 - 1948)

deprem, su, yalnızlık

6 Nisan 2009

İŞTE KUZU KUZU....



elchattv sunar!

bahar geldi mi? geldi.
hep ders, hep ders olur mu? olmaz.

işte bahar sevincimize münasip
izleyeni hop hop hoplatacak
pixar dan neşeli bir animasyon;
tavşan ve ünlü klibi
kuzu kuzu
:)



bu animasyona
internette herhangi bir yerde
rastlayabilirsiniz.
peki ya türkçe dublajlısı ?
.....

sanırım o şimdilik sadece bizde.

o kadar farkımız olsun artık
demiyorum

farkımız zaten var :)
öyleyse açalım arayı şöyle dii mi?

vay vay vaaay :)

7 den 77 ye hitap işte böyle olur.
diye de ekleyebilirim.

hadi bi daha seyredelim :)


K®HAN

işte size ilginç bir yaşam öyküsü...
üstelik üstünde yok

pek fazla zaman örtüsü.
çalılarla kaplı yüksek dağ tepelerinde,
karlı yamaçların hemen dibinde,
güzel tüylü bir kuzu yaşardı.
tüyleri pırıl pırıl parlardı.
işte bu yüzden kendisiyle gurur duyardı.
yerinde duramaz hop hop hoplardı.
arkadaşları için durmadan dans ederdi.
arkadaşları dansını çok beğenirdi.
ve onunla hep hep hep dansederdi.
ve sonra bir gün....
.......
yamaçta hoplayarak hop hop,
yanına geldi bir tavşolog.
bilgeler bilgesi bu akıllı hayvan,
anlamıştı bişeyler olduğunu o an.

-hey ufaklık ne bu surat?

-eskiden çok güzel tüylerim vardı,
güneşte dans ederken parlardı.
sonra aldılar beni,
acımadan kırpıp geri getirdiler,
kalbim kırıldı.
bu da yetmezmiş gibi,
arkadaşlarım alay etti.
çünkü ben hem komik,
hem pembe bir kuzuydum.

-pembe? pembe!
pembenin nesi komik?
boşyere kendini üzme minik.
ne renk olduğun önemli mi?
tabii ki hayııır.
ister pembe, ister mor renk ol.
bazan sevinirsin, bazan üzülürsün.
üzgün olduğun zaman kendine bir bak!
sağlığın yerinde hala,
ayakların hazır dansa,
aklını al başına,
bunu sakın unutma;
dansetmekse niyetin, fazlasını yapabilir,
hep zıplayabilir, hatta uçabilir...
önce bir adım at, at sonra öbürünü.
bak işte gördün mü hopluyorsun.
hoop daha yükseğe,
bulutlara hopla gitsin.
eğer denersen, bunu yapabilirsin.
önce bir adım at, sonra bir adım daha.
.........
böylece, her yıl mayıs gelince,
kuzuyu alıp, uzaklara götürüp,
tüylerini kırpıp, geri getirdiler.
ama o buna alıştı, hiç aldırmadı.
ve de hop, hoop, daha yükseğeee

bazan üzülüp, bazan sevinir,
hayat yaşamaya değer.
bu masal da burda biter.
7den 77ye, bahar neşesi, kuzu, moral, sağlık

3 Nisan 2009

ARIYORSAN...



"Vedalar için canını sıkmana gerek yok.

Yine buluşabilmek için bir elveda lazımdır.
Ve dostlar için anlar, ya da
ömürler sonra yine buluşmak;
kaçınılmazdır.."


şeklinde mavi tüy'den bir iki cümleyle sonlandırıyoruz
Muhsin Yazıcıoğlu yazılarımızı.

evet, resimde orijinali yazılı olan bu söz,
Richard Bach'ın mavi tüy isimli kitabındandır.

kuzey ve defter'den bir mim daveti aldım
konusu: en çok etkilendiğiniz kitap.
yazıya mavi tüy'le giriş yapmam da ondandır.

Yazmaktan hiç hoşlanmam.
karanlıktaki bir fikre sırt çevirebildiğim takdirde,
ona kapıyı açmaktan kaçınabildiğim sürece
kaleme bile uzanmam.

Ancak arada sırada
ön duvar büyük bir patlamayla uçar
cam, tuğla ve kıymık olarak içeri yıkılır,
molozların üzerinden biri gelir ve
can damarımdan yakalayıp hafif bir sesle,
'Beni kelimeler halinde kâğıda dökmeden
seni bırakmam,' der.

Illusions (Mavi Tüy)'la böyle tanıştım.
Ortabatı'da sırtüstü yatıp
bulutları buharlaştırma deneyleri yapıyordum
ve hikâyeyi bir türlü aklımdan çıkaramıyordum...
Bu işte, gerçekten usta biri gelseydi de
bana dünyamın nasıl işlediğini
ve onu nasıl kontrol edebileceğimi öğretseydi.
Süper derecede ilerlemiş biriyle karşılaşsaydım...
Ardındaki gerçekleri bildiği için
dünyanın yanılsamaları üzerinde güç sahibi olan
bir Siddharta ya da İsa
zamanımızda ortaya çıksa ne olurdu?
Onunla bizzat tanışsaydım,
o da bir çift kanatlı uçakla uçuyor olsa
ve benimle aynı çayıra inseydi?
Ne derdi, neye benzerdi?
Belki de günlüğümün yağa bulanmış,
ot lekeli sayfalarındaki Mesih gibi olmazdı,
belki bu kitabın söylediği şeyleri söylemezdi.

Ama bir de bunun bana söyledikleri:
biz düşüncelerimizde olanı mıknatıs gibi yaşamamıza çekeriz
-eğer bu doğru ise- şu anda burada olmamın bir nedeni var demektir.
ve siz de aynı durumdasınız.
Belki de bu kitabı elinizde tutuyor olmanız bir rastlantı değildir;
belki bu serüvenlerde
sizin buraya hatırlamak için geldiğiniz bir şeyler vardır.
Ben öyle düşünmeyi tercih ettim.
Ve benim mesihimin hayal ürünü olmadığını,
başka bir boyuttan ikimizi de izlediğini
ve aynen bizim planladığımız gibi
planının gerçekleşmesine gülümsediğine
inanmayı seçiyorum ben.
(kitabın girişinden)

Richard müşteri bulmak için gittiği Ferris’te Donald Shimoda adında kendisiyle aynı işi yapan bir pilotla tanıştı. Donald daha önce tanıdığı insanlardan çok farklıydı. Kullandığı çift kanatlı uçak çok eski yapım olmasına rağmen sanki henüz alınmış kadar yeniydi. Donald’la tanışıp arkadaş oldular.

Richard ona daima sorular soruyordu ama bazen istediği cevabı alamıyodu.Bunun için doğru soruyu sorması gerekiyordu.Zamanla bunu öğrendi.Artık istediği şeyi önce düşünüyor daha sonra soruyordu. Donald kararsız kaldığı zamanlarda kullandığı kıtabı Richard’a verdi. Ne zaman kararsız kalırsa kıtabı açmasını; açtığı sayfada ihtiyacı olan bilgiyi orada bulabileceğini söyledi. Richard gerektiğinde kitabı kullanıyordu ve artık mucize diye birşeyin olmadığını biliyordu.
(kitabın ortasından)

işte sana yeryüzündeki görevini tamamlayıp
tamamlamadığını anlaman için bir test:
eğer yaşıyorsan tamamlamamışsın demektir..
(kitabın arkasından)


doksanlı yıllardı.
işte bu kitabı okuduğumda çok etkilenmiştim.
lakin mim'e vereceğim cevap bu değil :)

çünkü ben,
Richard Bach'ın hayal ettiği,
-belki bu kadarını hayal bile edemez-
bu asırda yaşamış
çift kanatlı bir adam tanıdım,
ve kararsız kalınan anlarda
ve her zaman bakılacak o kitabı buldum.
ya da o beni buldu.

sene 2005 ti
ve hayatım değişti....

K®HAN
isa, kanat, kitap, mavi tüy, richard bach, siddharta, zûlcenâheynisa, kanat, kitap, mavi tüy, richard bach, siddharta, zûlcenâheyn