15 Kasım 2009

GAF-let

güner ümit'i hatırlarsınız.
zamanında mesleğinin zirvesinde
bir tv programı sunucusu.
yarışması rekorlar kırıyor o sıralar.
bir gün bir laf ediyor canlı yayında
kendini bitiriyor.
programını da bitiriyor.
hatta tv kanalı dahi
zor günler yaşıyor.
bir laf, bir kaç kelime,
seyirciyi güldüreyim derken sarfedilen
bir söz,
büyük bir gaf
onu tv tarihinden siliyor.
belki uzun süre sokağa çıkamıyor.
çünkü kimse ona acımıyor.

Onur Öymen, Meclis’teki açılım görüşmelerinde
barış çabalarını eleştirmeye çalışırken
bizlere böylesine bir örnek daha sunuyor.
aymazlığın boyutu daha büyük bu sefer bu örnekte;
özür dilemiyor sözümün arkasındayım diyor.

cevapsız kalmazdı elbet,
kalmıyor.
işte verilen bir çok cevaptan ikisi
iki aydın kişi cevap veriyor.

Dersim katliamı ve CHP’nin vicdanı

Leyla İpekçi - 13.11.2009 TARAF GAZETESİ
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, Meclis’teki açılım görüşmelerinde hükümetin “analar ağlamasın” diyerek başlattığı barış çabalarını eleştirirken: “Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı, Dersim isyanında analar ağlamadı mı” diye sormuş. 1937’de asayiş sorununu ve itaatsizliği öne sürerek binlerce kişinin katledilmesini bugünkü PKK ile mücadeleye örnek olarak gösteren Öymen’e Alevi kesimden büyük tepki geldi, geliyor. Bu elbette yalnız Alevileri, Kürtleri değil, bütün Türkiyelileri, insanlığı ilgilendiren bir mesele. Acıları yarıştırmanın bedelini bugüne dek zulme uğramış herkes kuşaklar boyunca ödedi, ödüyor. Buna Öymen’in kan dökenlerle özdeşleşmemizi ima eden sözlerinin acı bedelini de ekleyin. Öymen’in sözlerinin zulmü meşrulaştırmaktan, nefret suçunu teşvik etmeye dek sayısız sakıncası var. Ama bu sözlerde asıl, devletin içindeki birtakım karanlık örgütlerin bugüne dek izlediği çatıştırmacı ‘örtük siyaset’in tam karşılığı olarak Çorum, Maraş, Malatya, Sivas katliamları asılı duruyor. Gazi olayları duruyor. Pıhtılaşmayan acılarıyla. Daha önce Madımak katliamı üzerine yazdığım bir yazıdan sonra, Hollanda’dan bir Kürt okurum bana Necip Fazıl Kısakürek’in Doğu Faciası adlı yazısını yollamıştı. Çok kısa bir bölümünü paylaşalım. Öymen’e de “Dersim’de evlatları için ağlayan kaç ana hayatta kalabilmişti acaba” diye sormak bile yeterli olacaktır sanırım.

“Elazığ Ortaokulunda okuyan iki çocuk... Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat’a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlarındaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil’in öldürtülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlamaya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor: Sizi de onun yanına götüreceğiz! Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarının yanına gönderilmişlerdir. Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor: Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim! Müsaade edin, kendimi size isbat edeyim! Fakat sözüne mukabele, bir kalasla itilerek alevler içine atılması oluyor. Adam, evvela göğsünün kılları tutuşarak alev alev yanarken, çalı yığınları gerisinde amir, zevk ve istihza ile sigarasını içmektedir. (Bu vak’a, bana, 1944 yılında, Eğridir’de askerliğimi yaparken, resmi şahıslar huzurunda, yanan adama karşı sigarasını zevkle içtiğini söyleyen amirden bizzat dinleyenlerce anlatılmıştır.) Yusuf Cemil’in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürtülmüş ve bunların cesetleri buğday sapları üzerinde yakılmıştır. Öldürülenler arasında, Elazığ’da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri de vardır. Bu zavallı, mezun olduğunu ve isterlerse hüvviyet ve izin kâğıdını da gösterebileceğini söylediği halde derdini dinletemiyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla beraber kurşunlanıyor... Dolantanır köyünden Veli isminde bir genç, Elazığ Muallim Mektebinde okuduktan sonra öğretmen olarak Trakya’ya gönderilmiş, orada evlenmiş, üç çocuk sahibi olmuş ve tam da Dersim hareketi başlamak üzereyken, karısı ve çocuklarıyla, yaz tatilini geçirmek üzere köyüne gelmiştir. Genç muallimin köyü, erkekli ve kadınlı, çocuklu ve ihtiyarlı doğranırken, kendisi, karısı ve çocukları da aynı akıbete mahkûm edilmiş ve cesetleri yakılmıştır. Mazgirt Tersemek nahiyesinin halkı doğranmakta... Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaş arasında yirmi kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Vaziyet birden haber alınıyor. Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur edemiyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız masumlara silah kullanamayacaklarını söylüyorlar. Tecrübe birkaç defa akamete uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor... Nihayet bir dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işi bitiriliyor. Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur. Celal Bayar’ın Başvekil ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın Genelkurmay Başkanı bulunduğu 1938 yılında cereyan eden Dersim faciası, bütünleştirilmesini okuyucularımızın hayaline ve istikbaldeki tarihçinin kalemine bıraktığımız birkaç teferruat çizgisi halinde budur!”

TBMM Genel Kurulu’nda ‘demokratik açılıma’ karşı çıkmak adına terörle mücadele için, binlerce insanın hayatını kaybettiği, on binlercesinin sürüldüğü Dersim olaylarını örnek gösteren politikacıyı alkışlayanları tarih veya siyaset yargılamasa da vicdanlar yargılayacaktır.



Muhalefet ve İnsanlık
Ahmet Altan - 13.11.2009 TARAF GAZETESİ

Kürt sorununun barışla çözülmesine, yirmi beş yıldır süren savaşın sona ermesine, Kürtlerin eşit vatandaşlar olacağı demokratik bir yapının kurulmasına baştan beri karşı çıkan CHP, bu sorunun “nasıl çözüleceği” hakkında bir açıklama yapmıyordu.

Sonunda baklayı ağızlarından çıkardılar.

“Çocuklar ölmesin, analar ağlamasın” diyenlere cevap veren Onur Öymen, “Dersim isyanında analar ağlamadı mı” diye sordu.

Öymen’e göre orada da analar ağlamış ama kimse “annelerin gözyaşlarına aldırmamıştı”, doğru olan da buydu.

İnsanlar ölmeli, anneler de ağlamalıydı.

Öymen, ardından bir açıklama daha yaptı.

Sözlerinin arkasında olduğunu söyleyen Öymen, AKP’nin bu barış açılımına “Atatürk’ün bazı sözlerini” dayanak yaptığını vurguladı.

Dayanak yapıldığı ileri sürülen söz şu meşhur, “yurtta sulh, cihanda sulh” lafı.

Öymen’in de karşı çıktığı bu.

Atatürk’ün Dersim meselesini “yurtta sulh” ilkesiyle çözmediğini, Atatürk’ün “terör örgütleriyle müzakere yöntemini” benimsemediğini söylüyor.

“Atatürkçü” bir parti olarak da Kürt meselesinde “Atatürk’ün yöntemini” tercih ediyorlar.

Atatürk nasıl çözmüş peki Dersim sorununu?

Ayşe Hür’ün bir daha yayımladığımız yazısında sorunun nasıl “çözüldüğünü” ayrıntılarıyla okuyacaksınız.

Ben o yazıdan, o dönemde Genelkurmay Başkanı’na yazılan bir rapor bölümünü alacağım önce:

“Dersimli okşamakla kazanılmaz. Silahlı Kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.”

Ülkenin bir bölümü olan Dersim “koloni” gibi görülecek, Dersimliye iyi davranılmayacak, silahla müdahale edilecek.

CHP’nin de aklına yatıyor bugün bu yöntem.

Dersim yerine şimdi çok daha geniş bir bölgeyi “koloni” olarak göreceğiz, bütün Güneydoğu “koloni” olacak.

Peki, daha sonra bu Güneydoğu “kolonisine” Atatürk yöntemiyle ne yapacağız?

Atatürk’ün Dersimlilere yaptığını.

Atatürk’ün, CHP’nin çok hoşuna giden yönteminin ayrıntılarını da o günlerde Dersim’de görevli olan İhsan Sabri Çağlayangil anlatıyor.

“Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti.”

“Fare” gibi zehirlemişler, “Kürtleri yediden yetmişe” kesmişler.

CHP’nin beğendiği yöntem bu.

“Terör örgütleriyle müzakere etmeyen” Atatürk gibi davranılmasını istiyorlar.

Artık bu ülkede sahtekârlıklara, demagojilere, yalanlara, çarpıtmalara boş verip açıkça konuşmamız gerekiyor.

“Biz Atatürkçüyüz” diyen insanlar, Onur Öymen gibi Atatürk’ün bu tarz “çözümlerini” tercih etmemizi mi savunuyorlar?

“Atatürkçü” olmak, Atatürk’ün yaptığı her şeyi doğru bulmak ve bugün aynen tekrarlamak anlamına mı geliyor?

Tarihî bir figürü, “yurtta sulh, cihanda sulh” sözleriyle hatırlamayı tercih eden insanlara, “o sözleri unutun, siz Dersim katliamını örnek alın” demek mi Atatürkçülük?


Atatürk, Dersim’de katliam yaptı diye şimdi de Güneydoğu’da katliam mı yapılsın?

Öymen belki unutuyor ama “bazı Atatürkçüler” bunu zaten denediler, 17 bin kişi sokaklarda vuruldu Güneydoğu’da, kırk bin kişi dağlarda öldürüldü.

Daha kaç bin kişinin öldürülmesi gerekiyor?

“Yediden yetmişe Kürtleri kesmek” mi Atatürkçülerin savunduğu yöntem?

Atatürk büyük başarıları olan, çok da büyük hatalar yapan bir liderdi, onu kendi yaşadığı şartlar içinde soğukkanlı bir şekilde tartışmak en doğrusudur ama siz alır Atatürk’ü bugünkü “kanlı çözüm önerilerinize” alet ederseniz, Atatürk’ü çok hırpalanacağı bir tartışmaya sokarsınız.

Eğer “Dersim katliamını” çok doğru buluyorsanız niye okullarda o katliamı değil de “yurtta sulh, cihanda sulh” lafını öğretiyorsunuz?

CHP, akıl ve vicdan çizgisinden, insanlığın ortak adalet duygusundan kopmuş gözüküyor.

Nedenini anlayamadığımız bir çıldırma hali bu.

İnsanlıktan, akıldan, vicdandan nasibini almış hiç kimsenin CHP’nin önerilerine alkış tutacağını sanmıyorum.

Ama asıl sesi çıkması gerekenler bence samimi “Atatürkçüler”.

Kürtlerin “yediden yetmişe” öldürülmesini çözüm önerisi olarak dile getiren bu tuhaf ve hastalıklı yaklaşıma Atatürkçüler ne diyor?

Destekliyorlar mı bu öneriyi?

Sanırım buna artık açık bir cevap vermeleri gerekiyor.

İçi boş hamasi laflar, sonunda CHP gibi partilerle Öymen gibi insanlara “katliam önerileri” yapmanın yolunu açıyor çünkü.


Ayşe Hür' ün yazıda bahsi geçen makalesinin devam yazısı


ve Dersim hakkında en son yazısı


Dersimli nasıl CHP’li oldu
Yıldıray Oğur - 15.11.2009

3 ayna tutan:

ali dedi ki...

"inner will" lerine bakıyorum da. adam içinde bir canavar yetiştirmiş, sonra bir zaman canavar dayanamayıp ortaya vurmuş kendini. hepimizin canavarı var. adam suçlu değil. sadece fazla aleni ve cahil bir canavarı var.

K®HAN dedi ki...

adam suçlu değil,
suç trafik canavarının diyorsun :)
peki.
o zaten hiçbir kötü işi kendisi yapmamış ki !
ve yapılmışsa da haberi olmamış ki !

neyse yazının sonuna bir link ekledim;
biz öyle saf bir milletiz ki...

ali dedi ki...

herkes bir canavar taşır içinde. gayet insan gibi gördüğünüz bazı insanlar aralarında konuşurken bu alevilerin kökünü kesmeli, bu kürtlerin topunu yakmalı diyor. bu adam da canavarını aleni bir ortamda dışarıya çıkarmış.

Yorum Gönder

bir iz bırak...